Başlamaya karar verdiğim gezimin yurtdışı kısmını ülkeler bazında taslak olarak da olsa hazırlamıştım. Fakat, doğrudan yurtdışına çıkmak yerine hem hareket halinde olmaya alışmak hem de yeni ekipmanlarımı tanımak adına yurtdışında olmaktan nispeten kolay olacağına inandığım, Türkiye etabıyla başlamak istedim. Daha önce gitmemiş olduğum yerleri ziyaret ederek iki amacıma da hizmet etmek niyetindeyim. Gezilerinize başladığınız ilk zamanlarda ayaklarınız su topluyor, bedeninizin farklı bölgeleri kaçınılmaz olarak ağrıyor ve belki bazı eksik ya da fazlalıkları fark ediyorsunuz. Bunlarla ilgili gereken değişiklikleri yapmak hiç kuşkusuz Türkiye sınırları içerisinde daha kolay olacaktı.

Özet Geç: Durumumuz yoktu okuyamadık diyecekler için ismen gidilecek – gidilmesi tavsiye edilen yerleri listeliyorum. Durumu olanlar bu kısmı atlayıp alt paragraftan okumaya devam edebilirler. St. Pierre Kilisesi, Habibi Neccar Cami, Hatay Arkeoloji Müzesi, Atatürk Parkı, Uzun Çarşı, Samandağ – Çevlik Sahili, Titus Tüneli, Beşikli Mağarası, Dor Mabedi, Vakıflı Köyü, Musa Ağacı (Hıdırköy), Batıayaz Köyü, Harbiye.

Gezime başlama tarihi olarak karar verdiğim 27.09.2018 tarihinden bir gün önce internete girerek İST-Tüm Türkiye olarak bilet araştırdım, karşıma çıkan en ucuz ve gitmek istediğim bölgeler arasında yer alan lokasyon Antakya’ydı. Antakya diyorum çünkü aşağıda da okuyabileceğiniz üzere Antakya dışında bir yerde bulunmadım, bu sebeple Antakya seyahati demek daha doğru olacaktır. Her ne kadar gezilerimin büyük çoğunluğunu otostopla gerçekleştirecek olsam da tamamen psikolojik sebeplerden ötürü ilk olarak uçak, otobüs ya da tren gibi ulaşım araçlarıyla bir yere gidip, oradan otostopla devam etme kararı aldım. Biletimi aldım ve sonraki gün kendimi, bu kadar keyifli olacağına ihtimal vermediğim şehirde buldum.

Uçaktan öğle saatlerinde indim ve alandan çıkıp ana yola doğru yürümeye başladım. Hiçbir planım yoktu fakat ilk olarak merkezi bir yere gidip oradan bir rota çıkartmaya karar verdim. Henüz alandan çıkmış yürürken yolda bir pamuk parçası gördüm, eğilip aldım ve kafamı sağıma doğru çevirdiğimde çok keyif aldığım bir manzarayla karşılaştım. Hayatımda ilk defa pamuk tarlası görüyordum. Tarlaya inip biraz inceledikten sonra sevinçle, işte öğrenmeye başladım bile, dedim. Kısa bir süre daha yürüdükten sonra içinde Sıdıka Teyze ve 3 oğlunun olduğu araç durdu. O aracın içinde Hatay’ı ve insanlarını tanımaya başlamıştım bile. Bana, beni çok mutlu eden bir ilgiyle yaklaştılar ve Antakya merkeze kadar götürdüler. Orada inerek önce aç bedenimi besledim ve bir gün önce internetten baktığım Fi Hostel’e yürüyerek ulaştım.

Fi Hostel, Antakya’da karşılaşabileceğiniz en güzel şeylerden birisi olabilir. Hostelin işletmecisi ve sahibi Serkoç abi yıllardır seyahat eden, oldukça aydın ve hayata karşı farklı bir yaklaşımı olan güzel bir insan. Enstrümanıyla birlikte seyahat eden Serkoç abi, telefon, saat gibi araçlar kullanmıyor. Kendisiyle iletişim kurabileceğiniz bir mail adresi dışında hiçbir teknolojik iletişim aracından faydalanmıyor. Fi Hostel hem binasıyla hem iç dizaynıyla hem de içindeki insanlarla tam bir gezgin dostu. Antakya’ya uğrayan herkesin, konaklamayacak olsa dahi, sohbet etmek için gitmesini tavsiye ederim. Serkoç abiyle gidebileceğim yerler hakkında konuştuktan sonra artık gezime başladım.

Hostel’den 16:00’ya yakın bir saatte ayrıldım. Bugünkü planım yürüyerek yakın civardaki yerleri görmek ve şehir hakkında bilgi sahibi olmaktı. Önce, dizaynıyla ve içerisindeki heykeller-eserlerle güzel bir izlenim uyandıran, nehrin hemen yanı başında uzanan Atatürk Parkı’na gittim.

Burada marketten aldığınız ya da paket yaptırdığınız yiyecekleri, atmosferin tadını çıkartarak keyifle tüketebilirsiniz. Akabinde yine yürüyerek Hatay’ın devlet olduğu yıllarda meclis olarak kullanılan, şimdilerde kültür merkezi ve künefeci olarak faaliyet gösteren kültür merkezine gittim. Buranın hemen yakınındaki, 1600’lerden kalan Ulu Cami’yi de ziyaret ederek inceledim. Biraz vakit geçirdikten sonra herkesin bilmesi gerektiğini düşündüğüm, gelene kadar benim de bilmediğim bir camiyi ziyaret ettim, Habibi Neccar Cami.

Anadolu’nun ilk camisi hangisidir desem sanırım pek çok insan bilmeyecektir. Fakat yazının da gidişinden anlayabileceğiniz gibi burası Anadolu’nun ilk camisi. Habibi Neccar, Hz. İsa’nın havarileri insanları dine davet etmek üzere bu topraklara geldiğinde, hasta olan oğlunu iyileştirmeleri mucizesiyle hak dini kabul etmiş. Fakat, tarihin ilerleyişinde çokça gördüğümüz şekilde, putperest inanca sahip halk içerisinde fitne çıkmış ve halk Hz. İsa’nın havarilerine karşı ayaklanmış. Bunu duyan Habibi Neccar bugün adını taşıyan dağdan koşarak gelmiş ve insanlara engel olmaya çalışmış. Fakat engel olamamış ve çıkan ayaklanmada, Yuanna, Pavlus ve Habibi Neccar şehit edilmiş. Aynı zamanda Habibi Neccar’dan Yasin Suresi’nde bahsedildiği söyleniyor. “- Ey hemşehrilerim! Bu elçilere uyun!” (Yasin/20) ve “- Uyun, sizden hiçbir ücret istemeyip hidayet üzere hayat sürenlere!” (Yasin/21) diye seslenen kişinin Habibi Neccar olduğu kabul ediliyor ve devam eden ayetlerde olaylar anlatılıyor. Bugün bu üç insanın kabri de Habibi Neccar Cami’nde bulunuyor. Hem Anadolunun ilk camisi olması hem de iki havarinin kabrine ev sahipliği yapması sebebiyle burası önemli ve farkına varılması gereken bir yer. Cami ziyaretimden sonra dünyanın ilk ışıklandırılan (ilginç bir bilgi daha vermiş olayım, bu soruyu Kim Milyoner Olmak İster’de sormuşlar) caddesinden (Kurtuluş Caddesi) yürüyüp bir de çay molası vererek kaldığım hostele döndüm.

İkinci gün saat öğlene yaklaşırken hostelden çıktım, ilk durağım St. Pierre Kilisesi’ydi. Yürüyerek oraya vardım ve müze kartımı (müze kart özellikli kredi kartı) göstererek kiliseye girdim. Müze kartsız ücret zannediyorum öğrenci 15tl tam 20tl.

Anadolunun ilk camisi Antakya’da demiştik. Peki ilk Hristiyan kilisesi nerededir? Evet, öğrenmeye ve şaşırmaya devam ediyoruz, Antakya’da!

St. Pierre Kilisesi

Bu kilise, kendilerine Hristiyan diyen ilk topluluğun ortaya çıktığı ve onların oluşturduğu bir mağara kilise. Aynı zamanda bu kilise Papa tarafından hac yeri olarak ilan edilmiştir ve Hristiyanlar burada hac ibadeti yerine getirmektedir. Atmosferi ve manzarası çok güzel bu kilise mutlaka ziyaret edilmesi ve tarihi açıdan bilgi edinilmesi gereken bir yer.

St. Pierre Kilisesi’nden ayrılınca yürüyerek Hatay Arkeoloji Müzesi’ne ulaştım. Yine aynı şekilde müze kart ile giriş sağladım. Müzenin bu kadar büyük olduğunu dışarıdan fark etmemiştim. Müzenin sınıflandırma sistemi ve yapısı benim hoşuma gitti. Çeşitli yelpazede eserleri ziyaretçilere sunuyor, gündelik kullanıma ilişkin insan objeleri, heykeller, dini öğeler, mozaikler, lahit mezarlar ve diğerleri…

Müzede en çok ilgimi çeken iki şey, ayrı bir odaya konulmuş olan, 4 tarafı ve kapağında farklı ve muhteşem işçiliğe sahip mermer lahit mezar ve buradan ulaşabileceğiniz mozaik oldu. Müzenin mozaik kısmını Zeugma ile kıyaslayacak olursam, Zeugma’yı daha çok beğendiğimi söyleyebilirim. Fakat burada devasa boyutlarda mozikler gördüm ve müze hala taşındığı için tüm mozaiklerin yerleştirilmemiş olduğunu söylediler; tüm taşıma işlemleri bittikten sonra zenginlik anlamında Zeugma’yı geçeceği söyleniyor. Umarım bir de o zaman gezerim.

Yalnızca 2 yer görmüş olsam da epey vakit harcadım ve yoruldum. Daha önce tavsiye edilen Pöç Kasabı’na tepsi kebabı yemek için uğradım ve bir de ayran içerek 25tl’lik bir hesap ödedim. Yemek son derece güzel ve lezzetliydi, denemek isterseniz şahsi olarak rahatlıkla tavsiye edebilirim. Hostele döndüğümde saat 16:00’yı geçiyordu. Sabahtan toplayıp bıraktığım çantamı alarak önce minibüsle Samandağ merkeze, oradan da yine minibüsle Çevlik’e ulaştım. Türkiye’nin en uzun sahil şeridi olan 14km’lik bu sahilde çadırımı kurdum, benimle beraber çadır kurmuş olan birkaç kişiyle sohbet ettikten sonra çadırda konforlu bir uykuya daldım.

Sabah, güneş artık uyan dedi ve buharlaşmamak için çadırdan çıktım. Sert esen rüzgarla ve her yere doluşan kumla mücadele ederek, güçlükle çadırımı toparladım. Yakındaki bir fırından biberli açma ve simit aldım, yiyerek yürümeye başlayıp Titus Tüneli ve Beşikli Mağarasının olduğu yere geldim. Yine ve yeniden müze kartımı göstererek buraya da girdim. Arkadaşlar, müze kartı alın. Müze kartı iyidir, güzeldir. Yürürken, gördüğüm ilk çay satan teyzede durup çay içtim, çünkü sahilde simitin yanına çay bulamamıştım… Çaydan sonra Titus Tüneli’nde yürüdüm, Titus Tünelinden sonra geriye yürüyüp Beşikli Mağarası sapağından bu sefer o yöne gittim. Beşikli Mağarası esasen bir mezarlık ama bildiğimiz gibi değil. Güzel ve görkemli bir mimarisi var. Her ne kadar esasen mezarlık olsa da insanın ilgisini çekiyor.

93 kadar mezara sahip bu yapıda vakit geçirirken orada çay ve doğal ürünler satan Cumali Abi ve Ayşe Abla’yla tanıştım. Çok tatlı bu iki insan beni kahvaltılarına davet ettiler, aç olmadığım için bir şey yemedim ama çaylarına eşlik ettim. Hazır yerel insanları bulmuşken, sohbete de bu kadar isteklilerken neredeyse bir buçuk saat onlarla beraber oturdum. Siz de giderseniz mutlaka onlarla sohbet etmeye ve bir şeyler almaya çalışıp bir de selamımı söylerseniz ne mutlu olurum. 🙂 Pek çok farklı konudan konuştuk ve sohbetin sonunda bana bir sonraki durağım olan Dor Mabedine gitmem için köy yolunu gösterdiler, buralarda sıkıntıya düşersen de bizi ara diyerek telefon numaralarını verdiler. Gösterdikleri yoldan 1km kadar yürüdükten sonra asfalt yola çıktım. Buradan sonra yürümek manasızdı, durup otostop çektim, gelen ilk arabadaki henüz piyade olmuş Yasir beni, yolunun üzerindeki Dor Mabedi’ne kadar götürdü.

Bu ne manzara ama… Dor Mabedinin manzarası sahiden çok güzel, hava biraz bulutluydu, tamamen açık olsa çok daha güzel bir görüş mesafesi sunacaktı ama yine de çok güzeldi. Burada oturup bu yazının bir kısmını yazdıktan sonra Vakıflı’ya gitmek üzere yola çıktım ama yol önce Musa Ağacı’na götürdü. Musa Ağacı oldukça görkemli, Çapı 7 metre çevresi de 21 metre kadar. (2πr) Musa Ağacı rivayete göre Hz. Musa’nın yere sapladığı asasının filizlenmesiyle büyüyüp bugüne gelmiştir ve 1000 yılı aşkın bir tarihi vardır. Ağacın çekmiş olduğum videosuna buradan gidebilirsiniz. Biraz daha soluklanıp hikayesini öğrendikten sonra bir bardak da çay içtim ve planlarım arasında yer alan Batıayaz Köyü yönünde yürümeye başlayıp, Türkiye’nin tek Ermeni Köyü olan Vakıflı’yı sonraki güne bıraktım. Yarım saatlik bir bekleyişin ardından eşiyle gezmeye çıkan Ecevit abi beni alarak Batıayaz köyündeki kilisenin yanına kadar götürdü, inmeden evvel o da numarasını verip, başın sıkışırsa beni ara, dedi. Kiliseyi ilk gördüğüm an geldiğime değdiğini düşündüm.

Ermeni kilisesi olan bu yapının inşaaatı daha önce iki defa girişimde bulunulmasına rağmen hiçbir zaman tamamlanamamış. En ilgi çekici yanıysa tamamlanmamış ya da düşmüş olan kubbesinden gözüken gökyüzü. Bir diğer özelliği de düğün fotoğraf çekimlerine sıkça ev sahipliği yapması. 🙂 Çadırımı bu gece için burada kurdum ve artık dinlenmeyi hak ettiğimi düşünerek taşın üstüne oturdum. Ama şiddetli esmeye başlayan rüzgar dışarıda oturmama müsaade etmeyince çadırın içine geçip orada zaman harcadım ve gece olduktan sonra da uykuya daldım.

Sabah olduğunda bir sürprizle uyandım. Eline orağını almış meraklı bir teyze çadırın önüne eğilip üst katmanı kaldırmış ve ‘Kaldır bakayım kafanı.’ diye seslenince uyanıp teyzeye baktım. Ne yaptığımı sordu, civarda dolaştığımı, akşam gelip çadır kurduğumu söyleyince, tamam yavrum sabah oldu uyan, dedi ve gitti. Ben de güzel bir sabaha uyanmış oldum ve çantamı toparlayıp köyden çıkana kadar yürüdüm. Geldiğimden beri geçireceğim en sıcak gün olduğunun henüz farkında değildim, hatta akşam biraz serin olmuştu diye üzerimde de uzun kollu vardı, gerçeği öğlen saati tüm kıyafetim terden ıslandığında anlayacaktım. Bindiğim iki farklı araçtan sonra yine Hıdırköy’e (Musa Ağacının olduğu köy) geldim, bahçeli bir yerde oturup yöre insanın yaptığı biberliyi ve patatesli gözlemeyi yiyip, iki de çay içerek toplam 8tl ödeme yapıp Hıdırköy çıkışına kadar yürüdüm. Burada bindiğim, biri hemşire diğeri öğretmen olan iki kardeşin bulunduğu araçla da Türkiyenin tek Ermeni Köyü olan Vakıflı’ya ulaştım. Vakıflı 130 nüfuslu bir köy ve kendi ürettikleri ürünleri köy meydanında satıp şehir dışında okuyan 16 köy öğrencisine burs veriyorlar. Köyde bulunan kilisede iki haftada bir sabah 9 civarında başlayan fakat dışarıdan gelen insanlara kapalı olan ayin yapılıyor. Kilisedeki görevlinin ilettiğine göre bir de İskenderun’da cemaatleri varmış ve birer hafta sırayla her iki köyde ayinler oluyormuş. Çünkü bir papaz varmış ve iki cemaatle de o ilgileniyormuş. Vakıflı da bana göre varlığı bilinmesi ve her zaman yaşatılması gereken bir başka yer. Farklılıkların bizi ne denli zenginleştirdiğinin göstergelerinden bir tanesi. Meydanda oturup kendilerine has ve çay bardağında gelen, biraz da sert ama güzel olan kahvelerini içerken hemşire olan Uğur abi bir yandan da bana yanıma almamı önerdiği ilaçları yazdırıyordu. Bu sayede ilaç işine fazla kafa yormadan güzel bir kaynaktan bilgi de edinmiş oldum. Daha sonra onlarla beraber hareket ettim ve Antakya merkeze geri döndük. Ben bir diğer durağım olan, ilk geldiğimde birkaç kişinin oraya da uğrarsın dediği Harbiye’ye gittim onlar da kendi yoluna.

Harbiye, şelale diye de geçiyor. Bir yerlerden epeyce sular akıyor, şelaleler var, bu akan sular derelere dönüşüyor ve bir sürü kafe-restaurantın bu derelerde masaları var. Gidip gezeyim, göreyim diyeceğiniz bir yer değil. Gidip oturmanız ve ayaklarınızı suya sokup bir şeyler yiyip içmeniz gerekiyor. İşin doğrusu benim ilgimi çeken bir yer değildi ve çok da vakit harcamadım. Belki hediyelik bir şeyler ya da takılar alabilirdim, eğer eve dönecek olsaydım. Belki sizler gittiğinizde almak istersiniz, çeşitliliğin bol olduğu ve epeyce güzel ürünler bulabileceğiniz bir yer. Şelale tarafından yola çıkınca otostop çekmeye başladım, henüz iki dakika olmuştu ki arka dükkanda kuaförlük yapan bir abi çıkarak, yöre halkı alışkın değil durmazlar, dedi. Ben bir şekilde duracaklarına inansam da beni düşünerek bana yaklaştığını düşündüğüm için onun sözlerine kıymet vermeyi tercih ettim, mavi minibüse bin zaten 1tl, dedi. Ben de olur dedim, minibüs gelene kadar beraber bekledik, birkaç lafın belini kırdık, minibüs gelince de o güzel kalpli insana veda edip ayrıldım.

Tekrar hostele gelip yerleştim, 2 gecelik kamptan sonra iyi bir duş aldım ve kirlenmiş kıyafetlerimi yıkadıktan sonra bir şeyler yiyip uyudum. 2 saat sonraya kalkıp bu yazıyı yazmak için alarm kurmuştum ama alarmın çalmasına yakın vakitlerde kulağıma tatlı tatlı gelen santur sesine uyandım. Kendime gelince odadan çıktım ve kendimi yine bir müzik ziyafetinin içinde buldum. Bu seferki belli bir amaca hizmet eden ve çekim yapılan bir müzikti. Bittikten sonra esas müzik ziyafeti başladı fakat ben o ziyafeti üst katta bilgisayar başında dinledim. Farklı sesler ve farklı enstrümanlar eşliğinde yazımı tamamlayarak paylaşmaya hazır hale geldim.

İlk durağımdaki yaşadıklarım bu şekildeydi. Planımda bir değişiklik olmazsa yarın Mardin’e doğru hareket edeceğim. Yol biraz uzun olduğu için arada bir yerlerde konaklama ihtimalim oldukça yüksek. Varmayı planladığım noktaya ulaşana kadar daha çok yolum var. Seyahat şeklimi ve anlayışımı farklı bir noktaya getirmek niyetindeyim, çünkü asıl istediğim bu. Bir süreç olduğu meselesinin farkındayım ve bu yüzden yaşamın akışında hareket ediyorum. Kendimle ve seçeceğim yollarla ilgili yenilikleri keşfedip kendimi bu doğrultuda hazırlıyorum. Yeni yazılarda, fotoğraf ve videolarda görüşebilmek ümidiyle.

Yorum Bırak

Lütfen Yorumunuzu Girin
Adınızı Buraya Girin